Dolar 13,5509
Euro 15,4096
Altın 790,72
BİST 1.979,83
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 4°C
Az Bulutlu
İstanbul
4°C
Az Bulutlu
Çar 8°C
Per 10°C
Cum 2°C
Cts 2°C

Empati becerimizi kaybediyoruz

DİLBER DURALModern çağda hepimiz bir koşuşturma ve acele içindeyiz. Farkında olmadan ruhumuzda yaralar oluşuyor ve zaman geçtikçe de yaralarımız …

Empati becerimizi kaybediyoruz
A+
A-
09.01.2022
3
ABONE OL

DİLBER DURAL

Modern çağda hepimiz bir koşuşturma ve acele içindeyiz. Farkında olmadan ruhumuzda yaralar oluşuyor ve zaman geçtikçe de yaralarımız büyüyor. Ruhumuzu iyileştirecek reçetelerini klinik psikolog Gökhan Ergür yeni kitabı “Ruhu İyileştirme Yolları” adlı kitabında okuruna tavsiye ediyor. Ergür kitabında; başımıza gelenlerden her zaman bizim sorumlu olmadığımızı ama başımıza gelenlerle ne yapacağımızın her zaman bizim sorumluluğumuzda olduğunu bizlere hatırlatıyor. “Modern insan mutluluğu yanlış yerde arıyor ve her mutluluk arayışı denemesinde daha mutsuz biri olarak evine, kalbine dönüyor” diyen klinik psikolog Gökhan Ergür ile insanların mutluluğu nerede aradığını, bizi olduğumuzdan farklı gösteren sosyal medyayı ve son dönemlerde revaçta olan terapi dizilerini konuştuk.

– Modern çağda insanlar mutluluk peşinde. Sizce bu insanlar kalbi mutluluğu nerede ve neden arıyor?

Modern insan mutluluğu yanlış yerde arıyor ve her mutluluk arayışı denemesinde daha mutsuz biri olarak evine, kalbine dönüyor. Sizler de şahitsiniz ki savruluyoruz. Kendimize ve dünyaya dair tutunacak bir şeyler ararken, varmak istediğimiz noktanın uzağına savruluyoruz. Cebimizdeki adresler, yüksek tanıdıklar, bol limitli kredi kartları bile önüne geçemiyor bu savruluşun. Bizi koruyacak, iyi gelecek, stresimizi azaltıp ruhumuza cennet ferahlığı üfleyecek bir liman arıyoruz. Moda devlerinin ya da teknoloji patronlarının bu arayışa kendilerince esaslı yanıtlar verdiğine şahit oluyoruz. Önerdikleri kış kombinleriyle bambaşka biri olacağımızı, son çıkan dört kameralı cep telefonuyla dünyamızın değişeceğini inatla ve ısrarla dinliyoruz, inanıyoruz ve söylediklerini uyguluyoruz.

Ama yine de işler beklediğimiz gibi gitmiyor, ruhumuz bir türlü rahat bir nefes alamıyor ve içimizdeki boşluk hissi büyük bir anlamsızlıkla beraber günden güne derinleşiyor. Modern insanın en büyük yanılgısı bu sanırım; satın alarak, biriktirerek, fırsatları değerlendirerek iyi olacağını, hayatına anlam katacağını düşünmek. İnsan satın aldıkça, biriktirdikçe, hakikatle arasına maddeyi yığdıkça, hakiki olanı görme şansını yitiriyor ve bir zaman sonra dünyayı sadece atomlardan ibaret zannediyor. Oysa dünya atomlardan değil koca bir hakikatten oluşur ve mutluluğu bulabileceğimiz tek yer o hakikat sokağıdır.

DİKKATİMİZİ GERÇEK BENLİĞİMİZE VERMELİYİZ

Durmadan benliğimizi paylaştığımız sosyal medya bizi olduğumuzdan farklı biri gibi mi yansıtıyor? Sizce insanlar duygularını paylaşırken rol mü yapıyor?

Sosyal medyada “ben” yoktur; dizayn edilerek, filtrelenerek, kusurları örtülerek sunulan bir benlik imajı vardır, dolayısıyla benliğe dair bir gerçeklikten söz edemeyiz sosyal medyada. Bu platformlardaki benlik sunumlarını incelediğinizde gördüğünüz şey hep aynı oluyor; başarılı, güzel, mutlu, huzurlu, bir tatilden ötekine koşan, dürüst, ahlaklı kişiler. Tüm bu güzel özelliklere sahip kişileri keşke gerçek hayatta daha çok görebilsek diyorum ama bu mümkün değil. Çünkü insan kusurlu bir varlık; başaramayan, işsiz kalan, az kazanan, manken gibi görünmeyen, depresyona giren, tatile gidemeyen insanlarız biz. Ama her ne hikmetse bu yönümüzü bastırmak ve hatta ortadan kaldırmak istiyoruz. Bu durum da bizleri hem kendimize hem de hayata karşı öfkeli kılıyor. Oysa güçlü ve zayıf yanlarımızı kabul etsek, gerçeklerimizin farkına varsak yani dikkatimizi ideal benliğimize değil gerçek benliğimize versek özgüvenimiz ve özsaygımız daha da yükselecek ve sahici bir hayat yaşamanın huzuruna varmış olacağız.

EMPATİ BECERİMİZİ KAYBEDİYORUZ

– Biraz da acılara, hatta acılarımıza değinelim istiyorum. Neden acıları ve sevinçleri “mış gibi” yaşıyoruz? Özellikle kitabınızda “Bazı felaketlerde insanlar hâlâ cenazeleri toprak altından çıkartmamışken, her gün yeni bir acı hikâyeyle karşılaşıyorken neden kendimizi, hayatımızı, tatil fotoğraflarımızı paylaşmaya bu kadar istekli ve meraklıyız?” diye soruyorsunuz. Ama hayat bir şekilde devam ediyor. Biz hangi acıya yetişeceğiz? Hangi birine ortak olacağız peki?

Elbette hayat devam ediyor, etmeli de. Eğer hayat devam etmezse hem bireyler hem de toplumlar büyük patolojiler yaşanmaya başlar. Hem zaten insan doğası gereği unutmaya meyillidir. Sevdiğiniz birini kaybettiğiniz o ilk anı düşünün; sanki haya o noktada sizin için de sonlanmış ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi hissedersiniz ama hayat bir şekilde yeniden akmaya ve insan yeniden yaşamaya başlar. Burada değinmek istediğim nokta artık toplumsal acılar ve felaketler karşısında sahici bir biçimde bir araya gelemememiz ve duygularımızı sadece sosyal medya paylaşımlarına dönüştürmemiz. Doğal afetlerde, büyük toplumsal trajedilerde, salgınlarda kişinin kendi benliğini bir müddet geri planda tutmasını, yaşanan acıya ortak olmasını, aynı dünyayı paylaştığı o kişilerle empati kurmasını bekleriz çünkü insan olmak bunu gerektirir. Fakat gün geçtikçe empati becerimizi kaybediyor, sadece kendi benliğimize odaklanarak kendi reklamımızı yapmanın peşine düşüyoruz. Şunu unutmamak gerekiyor ki insan bu dünyada hiç yalnız kalmadı, yaşadığı acılar karşısında her daim ötekinin varlığını bildi, hissetti ve bununla şifa buldu. Lakin içinde bulunduğumuz bu yüzyılda ötekinin acısını görmek, duymak, hissetmek pek de tercih ettiğimiz bir şey olmuyor ve bu da o acıyı yaşayan insanları, toplumları daha yalnız, mutsuz ve çaresiz hissettiriyor. En azından büyük acıların etrafında sahici bir biçimde toplanıp acıyı yaşayarak paylaşabilirsek dünya daha anlamlı bir yer olabilir hepimiz için.

Gökhan Ergür

TERAPİ İNSANLAR İÇİN LÜKS HÂLİNE GELDİ

– Son dönemlerde terapi odaklı diziler revaçta. Siz de kitabınızda izleyicilerin yaşamış oldukları psikolojik sıkıntıların sadece kendilerine has olmadığını, diğerlerinin bu sorunları yaşadığını görüp bir rahatlama (katarsis) hissettiğini söylüyorsunuz. Hatta dizideki karakterin iyileşme yöntemlerini görüp kendi hayatına uygulamaya çalıştığını da vurguluyorsunuz. İnsanlar neden bu yönteme başvuruyor?

Burada terapi ücretlerinin sabit gelirli insanlar için dünyanın birçok yerinde yüksek olmasının rolü oldukça kritik. Gönül ister ki herkes doğrudan profesyonel bir destek alabilsin ama ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde asgari ücretle çalışan bir kişi maaşının tamamını gözden çıkartsa dahi alanında “gerçekten uzman” bir terapist ile ayda en fazla iki ya da üç kez görüşebiliyor. Hâl böyle olunca yani terapi insanlar için bir lüks hâline gelince, yaralanmış ruhunu tedavi etmeye, iyileştirmeye çalışmak da kişinin kendisine düşüyor. İşte bu noktada da devreye kitaplar, diziler ve filmler giriyor. Görece daha ucuz ve ulaşılabilir olan bu materyallerle bir çıkış yolu arıyoruz.

– Son olarak, ruhumuzu iyileştirmek gerçekten mümkün mü?

Biz bu dünyaya ait değiliz, bedenimiz buraya aitmiş gibi görünse de ruhumuz buranın yabancısı. O ruh gerçek evini özlüyor, yerini yadırgayıp uyuyamayan misafir gibi kendi yatağını özlüyor. İnancım odur ki insan bu dünyaya yaralı ve eksik gelmiştir ve de hayat dediğimiz serüven bu eksiklikleri gidermek, ruhumuzu iyileştirmeye çalışmaktır. İnsan ne vakit bu dünyadan ayrılırsa ruh o zaman tam anlamıyla iyileşecektir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.